Futbolun Arka Bahçesi

Total Teknik Direktör: Cruyff

Pırıl Pırıl

Johan Cruyff bir devrim adamı. Dâhi ve komple bir hücum oyuncusuydu; ve yine dâhi, komple ve de uzlaşılmaz bir teknik direktör oldu. Hollandalı, Barça’yı Avrupa’nın zirvesine taşıdı ve ruhani oğlu Pep Guardiola’ya zemin hazırladı.

*SoFoot.com’da yayımlanan 22 Nisan 2013 tarihli yazıdan çevrilmiştir.

Johan henüz oyuncu olduğu zamanlarda bile antrenördü. Ajax’ta ve Hollanda Milli Takımı’nda akıl hocası Rinus Michels’le hemen her konuda fikir alışverişi yapıyordu. Sahada ise jestleri ve ses tonuyla, önceden kararlaştırılmış taktiksel göreve göre dümeni yönlendiriyordu. Michels ve Cruyff’ün önemli bir ortak bir noktası vardı; her ikisi de forvetti. Haliyle hiçbir zaman geri adım atmadıkları hücum felsefelerinde bunun önemli bir payı var. Cruyff, hayatının kulübü olan Ajax’ta çalışmaya başlayarak kariyerini resmi olarak açtığında sene 1985’tir. Laboratuarını kurar ve deneysel hamlelerini sıralar. Bütün dikkatleri üzerinde toplayacak bir genç jenerasyon sınıfı oluşturur (Van Basten, Rijkaard, Blind, Bergkamp); ve Lokomotiv Leipzig’i mağlup ederek 1987’de Kupa 2’yi kaldırır.

1988’de, gönlündeki bir başka kulüp olan Barça, tamamen çökmüş bir durumda kendisinden yardım ister. Ve devrim başlar! Çok kısa bir süre sonra ‘Rüya Takım’ olarak adlandırılacak efsanevi bir ekip oluşturur. İlk olarak, başta Lineker olmak üzere kalitesini takdir etse de sistemine uymayan yıldızları takımından gönderir. 1989/90 sezonunda üç kilit futbolcuyla anlaşır: Ronald Koeman, Michael Laudrup ve Hristo Stoichkov; her bölgeye birer tane! Hollandalı hoca kendisinden önce yürürlükte olan 4-4-2’yi terk eder ve İspanyol yorumcuların eleştirilerini toplayacak gözüpek bir 4-3-3 dizilimi inşa eder. Usta taktisyenin asıl dâhi dokunuşu ise savunma çizgisinin hemen önüne yerleştirdiği 19 yaşındaki Pep Guardiola’dır. Pep, vizyonu, saha görüşü ve oyunu okumasıyla topun yere indirildiği bu sistemde Laudrup’la birlikte diğer anahtar parçadır.

Danimarkalı yıldız hücum bölgesinin şefiyken, Pep defans bölgesinden kurulan oyunun yardımcı organizatörüdür. Böylelikle orta sahanın arkasındaki oyun kurucunun, oyuna yüzünün dönük olması ve önünde her zaman bir boşluk olması sağlanmıştır. Bunlar, ‘Rüya Takım II’nin gelecekteki hocasının Cruyff’tan tatktiksel bazda etkilendiğine şüphe bırakmayan müthiş detaylar. Üstad, Guardiola’ya oda arkadaşı yaptığı Koeman’ı, ona bir öğretmen edasıyla Hollanda stilinin tüm inceliklerini öğretmesi için görevlendirmişti: Hücum futbolu, pas bağlantıları, kademe anlayışları, kontratak, alan paylaşımı, derinlemesine saha kullanımı… Pep çalışkan bir öğrenciydi ve dersine itiraz eden hiçbir soru sormazdı. İşte Cruyff’ün eğitimci yönünün bir başka takdir edilesi boyutu: Geleceğin teknik direktörlerini yetiştirmeyi ve son derece temiz bir biçimde görevini devretmeyi başardı (Pep, Rijkaard, Van Basten, Laudrup).

Devrim zafere ulaşmıştı: Barça, tarihinde ilk defa olmak üzere, üst üste 4 defa La Liga’da şampiyon oldu (1991, 92, 93, 94). Bunun haricinde 1989 Kupa Galipleri Kupası, 1990 Copa del Rey ve üç İspanya Süper Kupası kazandılar. Ama hepsinden önemlisi Katalan kulübü, 20 Mayıs 1992’de Wembley’de, Koeman’ın efsaneler arasına giren füzesiyle Sampdoria’yı 1-0 yenerek sonunda kutsal kâseyi elde etmişti. O akşam Barcelona parlak turuncu bir formayla sahadaydı.

Bu biraz batıl itikatla, biraz da Cruyff’ün dâhiyane ilhamıyla gerçekleşmişti: “1988’de göreve geldiğimde Katalan zihniyeti, hâlâ Franco yıllarından kalma izler taşıyordu. İhtiyatlı ve çalışkan olmak gerekiyordu; serbest kalmak değil. O zamanların moda rengi denizci mavisiydi. Sizi diğer takımlardan ayrıştırmayan bir renk; özellikle de görülmek istemiyorsanız! Ben de tam tersini uygulamayı istedim: floresan turuncusu veya neon sarısı renginde ikinci bir forma. Karanlıktan kurtulacaktık, ayırt edilecektik ve öncü olacaktık. Bütün mantaliteyi değiştirdik. Sadece Barça’nın değil, tüm Katalunya’nın hem de.” Kulübün bölgesel kimliğine yaptığı etki bununla sınırlı kalmadı; 1979’da açılsa da Cruyff’ün gelişiyle canlanan La Masia’ya da yayıldı. Altyapıdan A takıma kadar tüm yaş gruplarında Ajax sistemi olan 4-3-3 tatbik edilecekti: futbol totaldi, projeyse global.

Cruyff’ün taktiksel düsturları İspanya futboluna nüfuz etmeye başladı. Oldukça basit şeylerdi. Kural 1: Futbolun temel prensibi kaç gol yediğinizin önemi olmaksızın rakibinizden en az bir gol fazla atmaktır. Kural 2: Top mümkün olduğu kadar fazla koşmalı; oyuncular değil! Tek pas oyununda topun daha hızlı dolaşması için Nou Camp’taki maçların öncesinde her zaman çimleri sulatırdı. Cruyff açıklayana kadar İspanya’da hiç kimse olayı anlayamamıştı: “Ben 3-0 kazanacak bir takım yaratıyorum. Kusursuzluk diye bir şey yok. Fakat benim işim kusursuzluğa imkânlar elverdiği ölçüde yaklaşmak.

Cruyff, daha önce belki de hiç denenmemiş, (Koeman, Guardiola, Bakero ve Laudrup’tan oluşan) orta dörtlüye eklemlenmiş yenilikçi bir 3-4-3 formasyonu adapte edecekti. Koeman bu keskinleşmiş taktiksel felsefeyi mükemmel bir şekilde özetliyor: “Johan Cruyff’la oynadığımız devrimci bir oyun tarzıydı. Benim nazarımda bu oyun stili zaman zaman fazla ofansif oluyordu ve hücuma odaklanıyordu. Fakat bu Cruyff’tü! Futbolumuz tamamen riskler üzerine kuruluydu. Ben mesela, gerçek bir savunmacı değildim, çünkü yapabildiğim sürece topla birlikte orta sahaya kadar çıkmam gerekiyordu. Seyretmesi fantastik maçlar ortaya çıkarıyordu, ama bazen cezamızı kesiyorlardı. Defansımızın arkasında çok büyük boşluklar bırakıyorduk. Yine de Cruyff her zaman maçlarımızın çoğunluğunu kazanacağımızı söylerdi. Haklıydı da.

Bu hücum felsefesinin limitlerini ve ardındaki dehayı ifade etmek için, birçok uzman Şampiyonlar Ligi birinci turundaki ünlü rövanş maçını örnek verir. Eylül 1993’te ilk ayaktaki 3-1’lik mağlubiyetin ardından Nou Camp’ta 4-1’lik galibiyetle Dinamo Kiev’i saf dışı bırakmışlardı. Muazzam bir maç, inanılmaz bir akıcılık, çılgınca pas kombinezonları, üç pasla pozisyon yaratmalar, büyüleyici driblingler; ve tüm bunlarla birlikte Dinamo Kiev’i 20 metreye hapseden Katalan baskısı! Tek handikap ise hesapsızca verilen risklerden birinde Rebrov’dan alışıldık bir kontra gölü yemeleriydi. Ronald Koeman ağır kalınca Ukraynalı forvetin ancak forma numarasını görebilmişti. Skor 2-1 olmuştu; ama iki müthiş gol Barça’yı kurtarıyordu.

Simgesel biçimde Rüya Takım dönemi, Capello’nun Milan’ının tattırdığı hafızalarda yer edinen 4-0’lık fiyakalı bir mağlubiyetle 1994 Şampiyonlar Ligi finalinde sona erecekti. Kaliteli isimlerden kurulu İtalya Şampiyonu’nu Cruyff açıkçası hafife almıştı. Sezon başındaki Romario takviyesine karşın Barça doyuma ulaşmıştı. Bakero’nun utanç duygusu yaşamadan itiraf ettiği üzere Barça’nın neredeyse her şeyi kazandığı 5 inanılmaz sezondan sonra artık yakıtı kalmamıştı. Kupa 1 finalinden üç gece önce La Liga’nın son haftasında şampiyonluğa ulaşmışlardı. Mevcut yönetmelikler en fazla üç yabancı oyuncunun maç kadrosunda bulunmasına izin veriyordu. Cruyff, Koeman ve Stoichkov’un yanında Romario’yu tercih ederek şüphesiz hata yapmıştı. Otoritelere göre makine düzeninde oynayan Milan’a karşı sahaya sürmesi gereken isim Laudrup’tu.

1994 baharında Cruyff’a, Amerika Birleşik Devletleri’nde düzenlenecek Dünya Kupası için Portakallar’ı yönetecek hoca gözüyle bakılıyordu. Ülkedeki tüm futbolseverlerin hayali gerçeğe dönüşecekti. Ancak Hollanda Federasyonu, Johan’ın uzlaşılmaz karizmasından çekindi ve basmakalıp bir hoca olan Dick Advocaat’ı tercih etti. Johan Cruyff, 1990 Dünya Şampiyonu Almanya’yı yöneten Franz Beckenbauer’le birlikte tarihin en büyük oyuncularından biri olup, bunu müthiş bir teknik direktörlük kariyeriyle pekiştiren ve oyunun bilimsel tarafında büyük bir etki yaratan yegâne isim.

Son bir fotoğraf: Johan Cruyff, Barça’nın Manchester United’i hırpaladığı 2011 Şampiyonlar Ligi finalinde Wembley’in VIP tribünlerinin en üst sırasında oturuyor. Mutlu, Tanrısal bir varlık gibi ruhani oğlu Pep Guardiola’nın zaferini seyrediyor.

Son Yazıları Pırıl Pırıl

Eşik: Christian Eriksen

Yazın kimileri tatil, kimileri transfer yapıyor. Seçimlerin ve yaz sıcağının ortasında pek

Duvar: Juan Carlos Osorio

Birazdan geçmişinden kesitler sunacağım adam; Juan Carlos Osorio’nun hayatı film gibi. Kusura

Messi Beni Öldürüyor!

Lionel Messi, Dünya Kupası devam ederken 32. yaşına basacak. Onunla yıllar içinde

Sapak: Zeljko Buvac

Hepimiz insanlar biriktirir ancak her birini konfor alanımıza sokmadan yaşarız. Bir de
Başa Dön