Futbolun Arka Bahçesi

Eksik Bir Şeyler Var..

Orta Saha/Süper Lig

“Çok garip hissediyorum lan; ilk defa Galatasaray CL maçına çıkarken en ufak bir heyecan yok. Çocukluk arkadaşıma ihanet etmiş gibiyim.” 

Maçtan üç saat önce bu sitenin yazarlarından müteşekkil WhatsApp grubunda, TRT’nin saçma maç önü programları ve Hamza Hoca’nın olası taktik denemeleri hakkında geyik yaparken bu cümleyi kurdum. Bu tepki(sizlik), takımın futbolunu beğenmemekten, kötü sonuçlardan veya kişisel bazı problemlerimden kaynaklanmıyordu; bilinçli takınılmış bir tavırdı bu. Galibiyete olan inançsızlığımdan veya üç puan beklentimin olmamasından da ileri gelmiyordu bu durum; sadece yabancı hissediyordum kendimi, takıma herhangi bir düzeyde aidiyetim kalmamıştı.

Futbola daha doğrusu futbol endüstrisine olan ilgim üniversite yıllarında azalmaya başladı. Aslında oldukça saf, eğlenceli ve çocukluğumda neredeyse her gün oynadığım bu oyun, benlik kazandıkça daha bir “kitlelerin afyonu” tadı vermeye başladı. Ülkede diğer hemen her şey gibi futbolun da özünü kaçırıp alakasız birçok şeyin futbolla ilişkilendirildiğini anlamam sonucu böyle bir yabancılaşma ortaya çıktı. Skorları, oyuncuları elbette takip ediyordum, fakat takımımın bir sezonda on lig maçını dahi zar zor izliyordum. Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse 2011/12 sezonunun süper finalinde (!) takım Saraçoğlu deplasmanında şampiyonluk maçı oynarken; ben kız arkadaşımın evinden çıkmış, metrobüsle Anadolu Yakası’na geçiyordum. Şubat 2009’da oynanan, Taner Gülleri’nin dört gol atıp Skibbe’yi ipe götürdüğü meşhur maçın skorunu da Karaköy’de kahvaltı yaparken gazeteden öğrenmiştim mesela.

Bu tip örnekleri çoğaltabilirim, tabi yine bu dönemde birçok derbiyi izlemek için Beşiktaş ya da Kadıköy’deki (şansa bakın İstanbul’da vaktimi en çok da ezeli rakiplerimizin kurulduğu semtlerde geçiriyordum) kahvelerde kesif sigara dumanı altında saatler geçirmeyi göze aldığımı hatırlıyorum. Yine bu dönemde Uefa Ligi’ndeki Atletico ve Hamburg serileri sonunda Beyoğlu’nda üzüntüye gömüldüğümü, 5’lik olduğumuz Leverkusen ya da 4-3’lük epik Bordeaux maçını aklımdan çıkarmam mümkün değil. Sonuçta biz Galatasaray’dık ve Avrupa’da başarı kazanmakla övünürdük. Platform her ne kadar Şampiyonlar Ligi olmasa da Edirne’nin batısındayken işler farklı olurdu.

Peki adamakıllı izlediğim ilk Avrupa maçları olan 96’daki Kupa Galipleri Kupası, PSG serisinden bugüne yaklaşık 20 senede ne değişti? Hagi’nin doksan artılarda iğne deliğinden Bilbao kalesine astığı golden, Monaco’ya 40 metreden yaptığı mucizevi vuruştan, Şükür’ün Bolognalı defans oyuncularının şahitliğinde havada asılı kalmasından, iki Leeds’liyi yatırıp gördüğü çerçeveden, Hasan’ın San Siro’da yetmiş bin kişiyle tanıştırdığı kelinden; Sneijder’in efsanevi kaleci Buffon’u çaresiz bıraktığı yakın zamana değin uluslararası her maçta bir biçimde yüreğimi çarpıtan takım yepyeni bir Şampiyonlar Ligi macerasına başlarken havada yirmi yıllık mazisi olan bu şölen havasından eser yoktu.

Körü körüne bir takıma, bir siyasi partiye ya da bir ırka ait hissetmenin anlamsızlığıyla başlıyor her şey. Zevkler ve renkler meselesi kapsamında uyumlu veya uyumsuz iki renkten ibaret bir idefiksten ziyade insana, hikâyelere, etik ve güzel oyuna yakın buluyorum kendimi. Kayışın kopma anı veya bardağı taşıran son damla için -artık ne diyecekseniz-, birkaç İtalyan ismi zikretmemiz gerekecek.

2013/14 sezonunun 26.haftasında Arena’da alınan Kayserispor yenilgisiyle şampiyonluk yarışında net bir şekilde havlu atarken; önce Rıdvan Dilmen, sonra mezkûr WhatsApp grubundaki tartışmalar sebebiyle fazlasıyla ateşlenip ‘caps’ alınmasını da tembih ederek, “Mancini’yi bu medya ve Derin Gassaray sepetlerse veya buna zemin hazırlarlarsa; hoca gelecek sezona sıkıntısız başlamazsa Türkiye Ligi’ni takip etmeyi bırakıp Galatasaraylılık’ımı askıya alacağım” şeklinde bir cümle kurmuştum. İtalyan’ın sihirli değneği yoktu belki ama karakteri, asaleti ve akademik düzeydeki teknik ve taktik bilgisi vardı; ahlaklı bir adamdı ve bu benim için yeterliydi. Çocukluk aşkıma yakışır bir teknik direktördü. Sezon sonunda kendi isteğiyle ayrıldığına ikna olmam ve yerinin Prandelli gibi saygı duyduğum bir hocayla doldurulacak olması benim sözümü bir defaya mahsus olmak üzere yutmama olanak tanıyordu.

Sağolsun kulübüm Sinyor’a fazla katlanamadı, birkaç ay içinde sözleşmesi feshedildi; ben de son yıllarda bana artık ağır gelen bir yükten kurtuldum ve desteklemeyi bıraktım. Sadece bir hoca değişiminin ötesinde, yönetimsel açmazlar, basketbol takımındaki akıl almaz sorunlar, siyasi mevkiler düzlemindeki omurgasız davranışlar, en önemlisi kulübün insani değerlerimden iyice uzaklaşması neticesinde aidiyetimi kaybettim.

Cesare’nin başarısızlığına, teknik hatalarına falan değinmeyeceğim. Türkiye’de, bu topraklarda sonsuza kadar varlığını sürdürecek lanet olası ahbap-çavuş kültürü yüzünden bu adamlar hiçbir zaman ‘başarılı‘ olamayacaklar zaten. Malum futbolcu kümesinin postPrandelli döneminde Space Jam filmindeki yıldızlara benzer şekilde yeteneklerini bir hafta içinde tekrar kazanması sanırım ‘motivasyon’la açıklanacak bir değişim değil. Bu sebepten tuttuğum takımı küme bile düşürse öyle hocaları karakter yoksunu ve sporcu ruhundan nasiplenmemiş futbolculara her zaman tercih ederim. Bu sadece kişisel bir tercih.

Ben Hamzaoğlu’nu sevmiyorum. Evet, sırf 2014 Dünya Kupası Hollanda-Meksika maçında Sneijder için söylediği sözler sebebiyle sevmiyorum. Maç anlatım odasında yanında Fatih Terim otururken hiç ama hiç hak etmediği şekilde ülkeye gelmiş en kariyerli, en ‘winner’ futbolculardan biri için kurduğu mesnetsiz cümleler için sevmiyorum. O bir dakika, Hamza Hoca’nın ve Terim’in paltosundan çıkan onlarca ismin iş ahlakını, yaşam felsefesini, beşeri değerlerini ortaya apaçık şekilde seriyordu benim nazarımda. Ve ilginçtir, taraflı tarafsız bütün futbol ikliminin kabul ettiği üzere, o hakirsediği hatta iftira attığı yabancı futbolcular kendisinin “3 Kupalı Teknik Direktör” olarak Galatasaray tarihine geçmesini sağladı. Taraftar apolet uğruna bu sözleri sineye çekebilir, göz ardı edebilirdi (ettiler de); Galatasaray’ın da benim gibilere değil, koşulsuz inanacak bu kitleye ihtiyacı vardı zaten. Ki bütün teknik direktörlük ölçütlerinin ortalaması alındığında Hamzaoğlu, Sarı Kırmızılı takımda Bülent Korkmaz’ın ardından bu gözlerin gördüğü en kötü hoca.

Transferler ve sözleşmeler hasebiyle başarısı uğruna boğazını patlattığın, para saçtığın, iyi dileklerde bulunduğun insanların belli bir dönem sonra başarısızlığını, beceriksizliğini istemek futbolun bug’u; aslına bakarsanız üzerine düşünülmesi gereken de bir olgu. Dursun Özbek veya Abdurrahim Albayrak vizyonundaki adamların takımımı yönetmesine seyirci kalmak, şişkinlik rekoru kıracak kadroda belki Hakan Balta dışında sevdiğim tek Türk futbolcunun olmaması, bir yanda Şenol Güneş gibi bir figür varken 21.yüzyılda zenofobik bir teknik direktöre sahip olmak benim katlanabileceğim türden şeyler değil.

Fazla mı uzattım bilmiyorum, ama HH’nin takımın başına geldiği Aralık ayının başında Twitter’deki flood’umun Mehmet Demirkol’a atfen yazdığım son cümlesini tekrar edeceğim: “İyi de ben size şampiyon olamazsınız demedim ki.”

Son Yazıları Orta Saha

Kabak Tadı

Bu yıl New York City’nin başına geçene dek, son 10 sezonunu Guardiola’nın

Plastik Kulüp: RB Leipzig

Almanya’nın iki yakasının birleşmesinden bu yana Leipzig’in en fazla zikredildiği günleri yaşıyoruz.

Forest Jump

Nottingham Forest 1976’dan itibaren 4 yıl içinde eşi benzeri bulunmayan bir dönüşüm
Başa Dön