Futbolun Arka Bahçesi

Belki Bir Gün Özlersin..

Orta Saha/Premier League/Süper Lig

Cumartesi akşamı, yolları iki defa İstanbul’da kesişmiş iki teknik direktör, birbirlerinden binlerce kilometre uzakta kendi liglerinde aynı saatlerde maça çıktı. Bahsi geçen karşılaşmaların ikisini de 2-0’lık skorlarla kazanan Hamzaoğlu’nun takımı, ligin potansiyelli ekiplerinden Trabzonspor deplasmanında tek golle galip gelirken; Slaven Bilic’in West Ham’ı, kalesinde gol görmeyen Premier Lig lideri Manchester City deplasmanında üç puan kazandı.

Hamzaoğlu son haftalarda Türkiye’de en gündemdeki hoca. Galatasaray’ın kötü sezon başlangıcıyla ilintili olarak hemen her programda, her köşe yazısında konu bir şekilde kendisine geliyor; bunun sebebi ise kuşkusuz geçen sezon ülke federasyonunun dağıttığı bütün kupaları kazanmış olması. Diğer yanda Bilic de memleketimizden oldukça uzak olsa da başta Beşiktaş taraftarları olmak üzere hatırı sayılır bir kitle kendisini yakından takip ediyor. Arsenal ve Liverpool’un ardından en büyük şampiyonluk favorilerinden City’i de yenmelerinden sonra Ada basınının ilgisi azami derecede kendisine yoğunlaşmış durumda.

Bu yazıyı kaleme almamı tetikleyen olay aslında Hamza Hoca’nın maç sonu basın toplantısındaki demeçleriydi, lakin bu noktada biraz iki ligin dinamikleri arasındaki farklara yoğunlaşmak istiyorum. Bilic’in bu sezonki sürpriz sayılabilecek maçlarından hareketle yine alakasız yorumlar yapılıyor Türkiye’de. En çok vurgulanan konu ise ligimizde derbilerde sahaya sürdüğü takımının paralize olmuş görüntülerinin uzağında, West Ham’ın büyük maçlardaki kusursuz performansı. Tam manasıyla elmayla armut meselesi bu kıyas. Bir tarafta şampiyonluk adaylarının kendi arasındaki müsabakalar varken, diğer tarafta kağıt üzerinde ‘underdog’ bile sayılmayacak güçteki takımıyla alınan galibiyetler var. West Ham’ın bu zorlu deplasmanları, derbilerle değil; Beşiktaş’ın Arsenal, Tottenham ve Liverpool karşısındaki performanslarıyla paralellik gösterebilir ancak.

Bu göz kamaştırıcı galibiyetlere bakıp yaptığı yorumlarda kantarın topuzunu kaçıranlar da mevcut. WHU, ‘contender’leri teker teker deviriyor diye şampiyon olacak değil tabi ki. Birçok özelliğinden şikâyetçi, izlemekten pek zevk de almıyor olabilirsiniz; fakat kabul etmemiz gereken bir şey var ki, İngiltere Ligi dünyadaki en zor domestik futbol organizasyonu. Hırvat teknik adamın da bu durumun farkında olduğundan emin olabiliriz. Kulüp yöneticilerinin kendisinden küme düşme hattının uzağında güvenli bir orta sıra derecesinden fazlasını istediklerini sanmıyorum; kendisi de gelecek sezon Şampiyonlar Ligi’nde oynamayı muhtemelen düşlemiyordur. Aldığı bu ekstra puanlar taraftarı arkasına almasını sağlamasının yanında yoğun Aralık takviminin sonrasında stresten uzak bir bahar geçireceğinin işaretini veriyor. Vurgulamaya çalıştığım anlayış farkı için küçük bir örnek vermek istiyorum. Beşiktaş’ın UEFA Ligi’ndeki Arnavutluk deplasmanından sonra gazetelerde Cenk Tosun’un ağzından yazılan “Bu yol Basel’e gider, final oynarız” demeci çok çabuk gaza geldiğimizin ve sezon başındaki üç beş skoru gereğinden fazla ciddiye aldığımızın delili. Yahu ismini dahi ilk kez duyduğumuz Skenderbeu’yu yendin henüz! Sonra ne oluyor; Brugge, Anderlecht, Molde, Rabotnicki (İzlanda’yı ekleyelim mi) gibi hafife aldığımız takımlar bize futbol dersi verip dönüyorlar.

Hamzaoğlu’nun basın mensuplarının önündeki tavırları elbette ilgi çekti. Hoca belli ki eleştirilere içerlemiş; ağırbaşlılığını elden bırakmamaya, insanları kırmamaya gayret ederek takımını korumaya çalıştı. Beyefendiliği kesinlikle alkışı hak ediyor; ancak ironi yapmaya çalışırken bazı gerçekleri de görmezden geldiğini söylememizde herhangi bir yanlış olmaz. Bir kere takımın oynadığı kötü futbola karşı tez olarak ‘biz şu kadar kupa kazandık’ cümlesi pek geçerli değil; çünkü Trabzonspor karşısındaki pasif görüntünün, defansif hataların, verilen net pozisyonların benzerlerini geçen sezon da pek çok maçta yaşadık. İroniye devam eden çalıştırıcı, ‘benim gibi kötü bir hocaya rağmen kupalar kazandık’ şeklinde devam ediyor. Burada subjektivite mefhumu işin içine giriyor. Kendi düşüncem ise şu: Evet, Hamzaoğlu kötü bir teknik direktör; en azından ‘millet konuşsun, ben kupalarıma bakarım’ gibi ayakları yere basmayan demeçler verebilecek kadar iyi bir hoca değil. Tabi bu iyi/kötü mevzusuna mevcut koşulları göz önüne alarak bakmak lazım. Akhisarspor ölçütündeki, uluslararası arenada hedefi olmayan bir takım için yeterli kabul edilen bir durum, ülke futbolunun lokomotifi ve bir ayağı her zaman Şampiyonlar Ligi seviyesinde olan Galatasaray için kabul edilemez olabilir.

Teknik direktörlük kabiliyeti, onlarca farklı hasletin bileşiminden oluşan epey komplike ve devingen bir bütün. Yeşil sahanın civarına dahi gelmemiş insanların, ömrünü bu işe vakfetmiş adamlara ‘hoca değil’ şeklinde eleştirilerde bulunması başka bir ironi olarak kabul edilebilir; fakat bu durum yine bu insanların futboldan hiç anlamadığı anlamına veya Hamza Hoca’nın kabul edilemez hatalar yapmadığı anlamına gelmez. Dahası futbolun (hatta tüm spor branşlarının) bugün geldiği noktada; oyunun dinamikleri içinde topla, sahayla, teknikle yakın bağların kurulamayacağı değişkenler de mevcut.

Kişisel görüşüme göre Türkiye’de oyunun içindeki performans, takımların başarısına en fazla %50 oranda etki ediyor. Lig derecelerini az ya da çok etkileyen onlarca yönetimsel hata, skandal veya art niyetli karar gerçekleşiyor. Gücü yeten bir otoritenin ne kadar iyi futbol oynarsa oynasın bir takımın önünü kesemeyeceğine beni kimse ikna edemez. Geçen seneki şampiyonlukta Beştepe’de Cumhurbaşkanı’na takımca yapılan ziyaretin, en az Muslera’nın mucizevî kurtarışları kadar belirleyici olduğunu sadece ben değil tanıdığım bir sürü taraftar savunuyor. Son yıllarda ülkemizde siyasetin gölgesinin bütün büyük takımların bekası üzerinde tesir edici etkiler yaptığı gerçeğine kimsenin itirazı olmaz sanırım.

“Takımda ‘all-around’ kabul edilebilecek tek merkez ortasaha olan Selçuk’u, ayakları yavaş bir Hakan Balta ve kırılgan bir Emre’yle destekleyebileceğini düşünmek, Atletico karakterindeki bir takıma karşı yapılabilecek en büyük ciddiyetsizlikti oysa.”

Hamzaoğlu’nun taktiksel yeterliliğini değerlendirmek için Şampiyonlar Ligi maçlarına ve transfer politikasına odaklanmayı tercih ediyorum bu sebepten; çünkü kendisinin de söylediği gibi Türkiye Süper Ligi’nde maçlar bir şekilde kazanılabiliyor. Yarışmacı bir sınav olmasa da ayağının tozuyla çıktığı Arsenal maçına 1,5 ortasaha oyuncusuyla başlayarak bu günlerin sinyalini vermişti bana. O günkü 11 seçimi ve taktik dizilimi, kalesine yarım saat içinde 3 gol olarak geri dönmüştü. Geçen hafta ise takımla uyum yakalamış, özgüven sahibi bir teknik direktör olarak Atletico Madrid‘i ağırladı. Yaptığı deneysel hamleler bu seviye için gerçekten küçük düşürücü hatalardı ve rakip hakkında hiçbir fikrinin olmadığını kanıtlar nitelikteydi. Maçla ilgili bir iki yerde “rakibe fazla saygı duyulduğu” yönünde görüşler okudum. Takımda ‘all-around’ kabul edilebilecek tek merkez ortasaha olan Selçuk’u, ayakları yavaş bir Hakan Balta ve kırılgan bir Emre’yle destekleyebileceğini düşünmek, Atletico karakterindeki bir takıma karşı yapılabilecek en büyük ciddiyetsizlikti oysa.

Bilic’in istatistik ve video analiz asistanı Edin Terzic, City maçı sonrasında takımın üst düzey mücadele ettiğini, fakat şansın da bu zorlu deplasmandan 3 puanla dönmelerinde kritik faktör olduğunu belirtti. Şans, eğer ne yaptığınızın bilincindeyseniz, üzerinize düşeni yerine getirdiyseniz kullanmaktan kaçınacağınız bir sözcük değil. Demeçler aynı olabilir, ancak maça hazırlık konusunda iki teknik ekip arasında kocaman bir fark var; bu fark da Hamzaoğlu’na bu cümleleri kurarken yüzüne rahatsız olduğu her halinden belli bir ifade verirken, Terzic’in gönül rahatlığıyla şans faktörünün yanlarında olduğunu söylemesine imkân tanıyor. Kaldı ki West Ham kalibresindeki bir takımın City’e karşı oyunu domine edip, sayısız gol kaçırarak galip gelmesini bekleyemezsiniz; onlar doğru oyunlarının gereği olarak pozisyon verdiler. Galatasaray ise Trabzonspor gibi yetenekli bireylerden oluşan fakat sorunlu bir takım karşısında aciz kaldı. Sezon başlangıcından beri takımını ve Şota Hoca’yı adeta sabote eden Onur’un ikramı olmasa golü bulacağına dair ‘umut’ vermiyordu.

Ben üç büyüklerdeki hocaların geçen sezonki kadar formsuz olduğu başka bir dönem hatırlamıyorum. Bu yazıda karşılaştırılan iki teknik adam ve İsmail Kartal sezon boyu akıl almaz tercihler yaparak kupayı birbirlerine ikram ettiler. Aynı hafta içinde öyle maçlar izliyordum ki bu hocaların hangisi birbirinden kötü, inanın karar veremiyordum. Şampiyon olmakla yetinmeyip ikincil kupaları kazanan bir mevsim sonra yerden yere vurulurken, ikincisi kulüpsüz kaldı, üçüncü ise her teknik direktörün takım çalıştırmayı hayal ettiği ligde hayatından oldukça keyif alıyor olsa gerek. Kim bilir, istatistiğe ve video analize inanır; yabancı kültürlerle etkileşim kurmaktan çekinmez; ve ufkunuzu yükseltmek için yeteri kadar uğraşırsanız siz de bir gün şanslı olduğunuza yürekten inanabilirsiniz.

Son Yazıları Orta Saha

Kabak Tadı

Bu yıl New York City’nin başına geçene dek, son 10 sezonunu Guardiola’nın

Plastik Kulüp: RB Leipzig

Almanya’nın iki yakasının birleşmesinden bu yana Leipzig’in en fazla zikredildiği günleri yaşıyoruz.
Başa Dön