formula 1

F1: Rekabet ve Hızın Gölgesinde

Çizgi Dışı

“Her şey kontrol altında görünüyorsa, yeterince hızlı gitmiyorsunuzdur.”
Mario Andretti, 1978 Dünya Şampiyonu

“Her yıl Formula 1 sezonuna 25 pilot başlar, ve her yıl aramızdan ikisi ölür. Nasıl bir insan böyle bir iş yapar? Normal olanlar değil tabii. İsyankârlar, deliler, hayalperestler. Ardında bir iz bırakmak için can atan ve bunun için ölmeye hazır olanlar. Benim adım Niki Lauda, ve yarış dünyasında beni iki özelliğimle tanırlar. Birincisi, onunla olan rekabetim.” (Rush, 2013)

Ünlü Fomula 1 pilotu Niki Lauda, Ron Howard’ın yönettiği 2013 yapımı Rush filminde kendini ve yaptığı işi bu çarpıcı cümlelerle tanımlıyordu. Lauda’nın sözünü ettiği rakibi, yıllarca pistlerde mücadele ettiği James Hunt idi. 

Avusturyalı Niki Lauda ve İngiliz rakibi James Hunt arasındaki dillere destan rekabeti konu alan film, Formula 1’in altın döneminde, 1970’lerde geçiyor. Mütevazı, içine kapanık, mantığıyla yarışan Lauda ve duygusal, fevri, medyatik Hunt… İkilinin gerçek öyküsünü konu alan filmde iki zıt kişilik, birbirlerini alt edebilmek için hayatlarını ortaya koyuyor. Fakat bu hikayenin en önemli mesajı, birbirlerinin yokluğunun tüm bu kaosu anlamsız kılacak olması.

Onların yaşam tarzını oluşturan bu rekabetin ardındaki hayatta kalma içgüdüsü, bizim için bu sporu izlenir kılıyor. Hayatta kalmanın bu noktada iki ayrı anlamı var; yarışı tek parça bitirebildiyseniz hayattasınız; ancak sadece daha hızlıysanız ayaktasınız. Birbirine hem eşit, hem de farklı üstünlükleri olan iki gücün mücadelesi; milyonların kalp atışını hızlandıran o büyü, işte burada yatıyor. 

schumi_hakkinen
Hakkinen vs Schumi

Yakın geçmişte Formula 1‘in bu sihri kaybetmesinin altında da bu iki neden yatıyor. Artık güvenlik önlemlerinin artmasıyla neredeyse kimsenin hayatı tehlikede değil ve köklü rekabetler de araçların birbirine üstünlüğünün barizliği üzerine ortadan yok oldu. 7 kez dünya şampiyonu olan Michael Schumacher‘in kariyerinin en parlak ve hatta belki de F1 tarihinde en fazla kişinin hafızasında yer eden bölümü, Mika Hakkinen ile olan çekişmesiydi. 2000 yılında Belçika Grand Prix’sinde Spa pistinde, Buz Adam’ın 40. turda Schumacher’i geçişi, F1 hayranlarının hafızasındaki donmuş karelerden bir tanesidir. 

Efsane yarışın o anını Hakkinen 15 yıl sonra şöyle anlattı: “O ünlü viraja yaklaştığımda, Michael’in tam arkasındaydım. Dönerken, benliğimin her bir lifi, onu geçmem için yakarıyordu.” O geçiş, 1998 ve 1999 yılındaki şampiyonluklarının ardından üçüncü kupayı getirmedi, ancak 2001 yılında emekli olduğunda, Schumacher’ in rakipsiz olduğu yıllar başladı. “Birinci belli ikinciye bakalım” sözü izleyicilerin diline pelesenk olduğunda, Schumacher’e duyulan hayranlık asla azalmadı ama şampiyonun kesinliği, büyüyü bozmuştu. İkincilik için mücadele, hem bir yarışçı için, hem de hayranlar için asla yeterli değildi. Ayrton Senna’nın dediği gibi, “İkinci, ilk kaybedendir.” Brezilyalı efsanenin bu söz için ilham kaynağı, kuşkusuz uzun yıllar ikili rekabetleri ile anılan Alain Prost olmuştur. 

Cristiano Ronaldo, Messi olmasaydı, bugün Şampiyonlar Ligi’nde en fazla gol atan oyuncu olabilir miydi? Ya da Roger Federer, tenisi zirvede bırakma hazırlığı içindeyken Rafael Nadal çıkıp gelmeseydi, tarihte en fazla grand slam maçı kazanan erkek tenisçi olabilir miydi? Serena Williams, kardeşi Venus olmasaydı, zirvede bu kadar kalabilir miydi? 

Hız tutkusu, hayat üzerine kumar oynamak demektir. Ve ikincilik, asla bu riske değmez.