Hiçbir Şeye Tutunuyoruz

Çizgi Dışı

İlk haftadan anlamıştım, İBB pek benlik değil. Ama ne yapacaksın, işin bu! Takımda benden küçük sadece bir oyuncu var. Papazı bol, konuşanı çok. Öyle kolej ortamı klişesi yok yani. Takımdaki abiler zordur. Takarlar! Saçına, hırsına, tavrına… İlk gün bir abiyle tanıştım. Haftanın birkaç günü kulüpte kalacakmış o da, benim gibi. İdman öncesi kahve içmeye gittik. Cool adam belli. Tarzı, konuşması, doluluğu aldı beni. Yaşı olmuş 30. Şimdi aynı çağa gelince, daha iyi anlıyorum. Biraz pişmanlıkları var, ama bir o kadar da yaşama sevinci… 

Sezon başladı. Günlük kahvesini benimle antrenman sonrası attığı üçlüklerden içmeyi alışkanlık haline getirdi. Samimi olduk; odalar yan yana, muhit sıkıcı. O dönem keşfettim onu. Müzik zevki kritik bence. Aynı şeyi dinlemediğin insanla aynı dili konuşma ihtimalin oldukça azalıyor. Basketboldan parasını kazanan insanların çoğunun popülerlikle beslendiklerine dair önyargımı halen kıramadım. Yanar’da tersi durumun olduğunu fark etmiştim.

Açıkçası takımın keyif alınacak pek bir durumu yoktu ama çok güldük o sezon. Zaman ilerleyip sezon akınca daha değişik şeyler fark ettim. Cesaret! Çok cesurdu Yanar. Fikrini, cümlelerini esirgemezdi. Sadece kendisi için değil, inandığı doğrular için de yapardı bunu. Benim için de yapmışlığı vardır. Sağolsun. Dedim ya, takım içindeki abilik müessesesi biraz farklıdır. Tüm algımı yerle bir etmişti. 

Festivallere bayılırdı: “Kaçırma oğlum böyle şeyleri. Abini dinle biraz”. Dinledik ama Radiohead konserini kaçırdım, dinleyemedim. O kaçırmazdı. Her yaz mutlu olduğu şeyi yapmak için bilfiil kilometrelerce yol yaptı. Güzel anılar biriktirdi. Koparabildiğim kadar müzik kopardım ondan. Ama nedense Magnetic Man/Getting Nowherenin yeri ayrı. Hala açtığımda, bizim bebeler bile anar Ufuk abiyi. Hiç görmediler oysa ki. Sahanın dışına çıktığımızda daha da bir ısındım ona. “Yavru nedir planlar?” Takım içinde abiydi. Dışarıda ise Yanar. E, yaşı belli etmek olmaz tabii. 

O kulübün içinde oraya ait olmadığının son derece bilincinde olan ufak bir ekibin parçası gibi hissetmiştim. Ayakkabı tercihlerimle onu pek memnun edemesem de hala Jordan’ı durur bende. Bakınca aklıma o dribling üstü attığı şutlar geliyor. Kekelemeye başladığı an anlardın kaldırıp atacağını. Sezon bitti, herkes gitti. Kopmadık onunla. Kah dışarıda, kah telefonda…

İki yaz önceydi, asker tecili için Kocaeli Üniversitesi’ne kayıt olmaya gittim. Oysa kabul bile edilmemişim, yanlış bakmışız maile. Dönerken Yanar’ı aradım. “Abi bayadır görüşmüyoruz evde misin?” Tatilden yeni dönmüş. Tam isabet! Güzel ve güneşli bir günde bahçesinde oturduk. Bir şeyler içildi, sohbetler edildi. Bolca gülündü. Winston Churchill’s Boy bir ışık hüzmesi gibi yavaşça dağıldı içeriden. Öyle çok anı biriktirmemiş, her şeyi paylaşmamıştık. Ama onunla bir şeyler yapmak keyifliydi işte. Basketbol hayatım boyunca sevmediğim, ya da eksik kalan abi figürünü müthiş doldurmuştu. Kalktım, eve gittim. Kurtköy’e bir daha hiç uğramayacağımı bilmeden. Hala Benjamin Clementine açıyorum arada. O odada saçını kestiği fotoya bakıyorum. Başından bunca şey geçmiş bir adam, hayata olan öfkesini değil de sevgisini göstermeyi nasıl başarıyordu diyorum.

Tags: