Doping: Aldatılmışlık ve Profesyonellik

Çizgi Dışı

Türkiye’de atletizmde yaşanan tek tük başarılardan sonra patlak veren doping skandallarına alıştık; ama şüphesiz en büyük hayal kırıklığını 2012 Londra Olimpiyatları’nda, önce kazanılan, sonra kaybedilen altın madalyada yaşadık.

Türkiye’nin atletizmde ilk altın madalyasını kazandığını zannettiğimiz Londra 2012’nin üzerinden 3 sene geçmişti. TRT’nin tüm spor spikerleriyle bir araya geldiğimiz bir eğitimde, Aslı Çakır Alptekin’in Olimpiyat şampiyonu olduğu yarışın, cep telefonuyla çekilen kamera arkası görüntülerini izliyorduk. Mikrofonun başında Cüneyt Kıran vardı. Kadınlar 1500 metre yarışının son 100 metresine girildiğinde, Kıran’ın ses tonu önce yükseldi, sonra titredi. O an, Türk atletizm tarihinin olduğu kadar, yıllardır yabancı atletlerin başarılarını anlatmış bir spor spikerinin kariyerinin de en unutulmaz anı olduğunu, salondaki biz 15 genç spiker de hissetmiş ve dolu gözlerle tepki vermiştik.

Londra’daki çok konuşulacak yarışı evimden canlı izlediğimde 21 yaşındaydım ve atletizmi bırakalı üç sene olmuştu. Yıllar sonra TRT’de yarışı anlatım kabininden tekrar izlediğimde ise 24 yaşında bir spor spikeriydim ve bakış açım, hissettiklerim ve düşündüklerim bambaşkaydı. Yarışı canlı izlerken, olimpiyatlarda yarışma hayallerimi taze bırakmış biri olarak, bunu başaran atletlerle gurur duymuş ve Aslı’nın mutluluğunu derinden hissetmiştim. Eğitim sırasında ise aynı yarışı izlerken ben yine olimpiyat hayali kuruyordum, ama bu kez zihnimde ben, pistteki sporcu değildim, panoramik bir stüdyoda mikrofonun başındaydımTabii, 2015 yılının Ağustos ayında, Aslı’nın madalyası artık geçerli sayılmıyordu. Biyolojik pasaportundaki sapmalar, doping gerçeğini hepimizin yüzüne vurmuştu.

“Doping, çocukların hayallerini, yetişkinlerin anılarını çalmaktır.”
Aslı Çakır Alptekin’in cezası kesinleştiğinde, 15 yaşındaki genç atletin içi burkuldu, 21 yaşında atletizm tutkusunu hala yaşayan genç kız, kendini aldatılmış hissetti. 24 yaşındaki genç spor spikeri de, gelecekte yaşayacağı unutulmaz bir anın elinden alındığını hissetti ve sosyal medyadan şu mesajı paylaştı: “Doping, çocukların hayallerini, yetişkinlerin anılarını çalmaktır.”

Eminim ki 2012’deki o tarihi ana tanıklık eden her sporsever, haberi duyduğunda Aslı’nın bitiş çizgisini geçtiği anı hatırladı. O gece yaşadığı sevinç ve gururu anımsadı ve hisleriyle oynandığını hissetti. Başarının alınıp satılabilen bir metaya dönüşebildiğini görerek umutsuzluğa kapıldı. Bir suçlu araması gerekti, ilk görünen suçlu da sporcunun ta kendisiydi. Elbette, bir sporcu bilerek ve isteyerek madalya uğruna yasa dışı bir yol tercih ediyorsa bir yaptırımla karşılaşması gerekir. Söz konusu olan, kişisel başarının ötesinde, ülkenin itibarının lekelenmesi ve toplumun kendini kandırılmış hissetmesidir. Fakat son yıllarda atletizm dünyasında art arda yaşanan doping skandalları, bu işin boyutunun sporcu özelinden çok daha geniş bir ağa yayıldığını gösteriyor. Hiçbir sporcu, tek başına böyle bir yükün altına giremez, özel çevresinden, spor camiasından ve hatta kurumsal yapılardan birçok kişinin ortaklık etmesi gerekir.

7 kez Fransa Bisiklet Turu’nu kazanan ve ardından tüm ünvanlarını kaybeden
Lance Armstrong’un açıklamalarını hatırlayın. Takım arkadaşlarından antrenörlere, doktorlardan doping kontrol yetkililerine kadar herkesin işbirliği olmadan bunun mümkün olmadığını açıkça söylüyordu.

Atletizmde ise doping, Mart ayının başından itibaren gündemden düşmüyor. Aralık 2014’te Almanya’da yayınlanan “Top-Secret Doping: How Russia Makes Its Winners” belgeselinin ardından kamuya açılan WADA’nın raporları, Rus atletlerin geçmişe dönük doping yaptıklarını ortaya koydu. Ardından Rusya anti-doping labarotuvarı’nın eski başkanı Grigory Rodchenkov, 2014 Sochi Kış Olimpiyatları’nda Rus devlet kurumlarının yardımıyla doping testini sabote ettiklerini itiraf etti. Uluslararası Olimpiyat Komitesi de geçmişteki olimpiyatlardaki idrar örneklerini yeniden inceletme kararı aldı. WADA’nın araştırmayı 15 Temmuz’da tamamlaması, böylece tüm müsabakalardan ambargolu olan Rus atletlerin Rio’ya katılıp katılamayacağının kesinleşmesi bekleniyor.

Tüm bunların ışığında Türk sporcuların yaptığı kural dışı “güçlendirmeleri” yalnızca atletlere mal etmek yanlış ve hatta mantıklı değil. Süreyya Ayhan’dan Elvan Abeylegesse’ye; Eşref Apak’tan Nevin Yanıt’a uzanan skandalların sürekli tekrar edişine hayıflanmamak elde olmasa da, duyguları bir kenara bırakıp bu işin profesyonel boyutunu da gözden kaçırmamak gerek.

Spor, adanmışlık gerektirir. Ne yediğinizden ne içtiğinize, uykunuza, hatta hastalandığınızda hangi ilaçları kullanacağınıza bile 24 saat dikkat etmek, haftanın 7 günü süren antrenman programını sektirmemek, tatilleri yarış/maç programına göre yapmak dışarıdan göründüğü kadar kolay değil. Altın madalyaya ulaşan yol, uzun yıllara yayılan zorlu bir mücadeleden oluşuyor ve sporcunun doping yapmış olması gerçeği, bu süreci ortadan kaldırmıyor. Doping, tek başına altın madalyaya giden bir yol olamaz haliyle. Bu yüzden de pist, atletin profesyonel mesleği olmasının ötesinde hayatının da yüzde 90’ından fazlası anlamına geliyor. Doping yaptığı anlaşıldıktan sonra atlet sadece kariyerini değil, hayatını da kaybediyor. Ancak, her atlet için durum aynı olmak zorunda değil.

Geri dönüş mümkün mü?
Nevin Yanıt, Türk atletizm tarihinin en iyi kısa mesafe koşucularından biriydi. Kariyerinde tam zirveye ulaştığında skandal patlak verdi ve Nevin, 3 yıl pistten uzak kaldı. Peki Nevin’in başarısının tek sırrı doping miydi? Nevin tüm hayatını spora adamıştı, hırsı ve başarma arzusu onu pistte gördüğümüz her an yüzüne yansıyordu. Türk atletizminin yıllarca görünmeyip, bir yarışta parlayıp sonra ortadan kaybolan sporcularından farklıydı. Sürekli yarışıyor, derecelerini bir bir geliştiriyordu.

2012 Avrupa Atletizm Şampiyonası‘nda 100 metre engellide 12.81 saniyelik derecesiyle ikinci Avrupa şampiyonluğuna ulaştı. 2012 Londra Olimpiyatları’nda yarı finalde 12.58 ile kendine ait Türkiye rekorunu kırdı, atletizm tarihimizde kısa mesafede final koşan ilk atlet oldu. Finalde yine 12.58 koşarak 5. oldu. Fakat doping cezasından sonra tüm bu dereceleri iptal edildi. Nevin 27 yaşında, belki de kariyerinin zirveye en yakın noktasında itibarını, ismini ve madalyalarını kaybetti.

Mart 2016’da cezası sona erdiğinde Nevin, artık 30 yaşındaydı. Hayatının geçtiği yarış pistlerinden üç yıl uzak kalmış, normal bir sporcunun bu süreçte yarışacağı 50-60 müsabaka kaçırmıştı. Bu zaman diliminde bir sporcunun nasıl bir psikolojiyle ne kadar zorlu bir süreçten geçtiğini tahmin etmek zor değil. Fakat Nevin, cesur bir kararla Mayıs ayında pistlere döndü.

Nevin, Mersin’de kendi adını taşıyan pistte Şampiyon Kulüpler Kupası’nda 100 metre engellide yarıştı ve 13.58 ile ikinci oldu. Yarışın ardından TRT Spor’dan Tamer İnan’a verdiği röportajda, 3 yıl önce gördüğümüzden daha olgun, daha motive ve daha mutlu görünüyordu. Kendisi için özel bir andı; hayatını pistte geçirmiş bir atlet olarak psikolojik çöküntü geçirmiş, suçlanmış, itibarını yitirmiş fakat pes etmemişti.  “Çok mutluyum. Ben burada ben oluyorum” sözlerinde koşmaya duyduğu aşkı ortaya koydu. Geçirdiği süreçten öğrendiği en önemli şeyin “kimseye güvenmemek” olduğunu söylerken, nerede hata yaptığını anlamış ve kariyerine devam ederse hayallerini gerçekleştirebileceğine inanmış bir sporcu görüntüsü çiziyordu.

Evet, Nevin kariyerine mal olacak bir hata yaptı ve üstü kapalı sözlerinden anladığımız kadarıyla bu hatayı yaparken yalnız değildi. Evet, cezasını da en ağır şekilde çekmişti. Fakat Nevin, piste dönerek büyük bir cesaret ortaya koydu. 3 yıl önce diğer Türk atletlerinden ayrı görüntü çizen Nevin konusunda yanılmamıştım. Önemli olan pes etmemek.

Türkiye’nin yaşadığı deneyimlerden yola çıkarsak, ‘kimseye güvenmeme’ konusunun doping sorununun kilit noktası olduğunu görebiliriz. Bir sporcu her gününü birlikte geçirdiği antrenörüne, bedenini emanet ettiği doktoruna, kuralları belirleyen federasyona ve hatta yerli-yabancı rakiplerine eşit şartlarda yarıştığı konusunda güvenemezse, başarılı olma ihtimali de ortadan kalkar. Doping, sadece Aslı’nın ya da Nevin’in bireysel sorunu değil. Meseleyi çözebilmek, tüm toplumdaki ahlak değerlerinin oturmasıyla, bilgi eksikliğinin ortadan kaldırılmasıyla ve spor kültürünün yerleşmesiyle mümkün olabilir. Öyle görünüyor ki artık, kural dışı uyarıcı madde kullanımı, hiçbir ülkenin yanına kalmayacak.